27 Mart 2010
Nasıl Anlatılır Bilmem ki
Babamız il dışında, evde yalnızız ve saat 1 de bizimki ağlıyor. Kucağıma alıyorum, ağrı kesici veriyorum, sakinleşip uyuyor kendi odasında...
Saat 1.30, yatmaya gidiyorum, şöyle bir bakıyorum;uyuyor ama hırıltısı var.
Dayanamıyorum ve kucağıma alıp yatağıma götüreüyorum. Sanki üstüne hortum tutulmuş gibi sırılsıklam...
GGece lambasının ışığında üstünü değiştiriyorum, öksürüyor ve inanılmaz hırıltısı var, bir türlü atamıyor sekresyonunu. Bitmek bilmiyor, öksürdükçe artıyor.
Aklıma alpella'nın KBB uzmanı annesinin öğütleri geliyor, "şüpheye düşersen kanama konusunda peçeteye tükürt".
Peçete alıyorum elime, tükürtüyorum, gece lambasındanmıdır nedir çok koyu görünüyor.
Işığı açıyorum ve bizimkinin ağzı burnu kan içinde...
Saat 1.30-2 arası, evde kimse yok. Üstümde tişört ayağımda terlik fırlıyorum, bir poşete 1-2 bez ve badi atarak...
Sitenin güvenliği korkuyor ve 50 metre ötemizdeki hastane yolunun yarısına kadar benimle geliyor, kalan yarısında arkamdan bakıyor.
2 hastane var karşı karşıya, biri özel diğeri devlet.
özele gidiyorum hemen, KBB uzmanı var mı diye, yok diyorlar.
Kafam çalışıyor da "devleti aramısınız orada varmıdır diye, yoksa boşuna gitmeyeyim diyebiliyorum.
Arıyorlar, evet varmış orada.
Koşar adımlarla gidiyoruz, dualar okuyorum ve küçük adamı konuşturmaya çalışıyorum sürekli.
Ne şekilde girdik ki anında herkes başımızda toplandı.
KBB asistanı varmış, anlatıyorum hemen ameliyatoı ve kanamayı.
Bir bakalım boğazına diyor, abeslankı bebeğimin diline sürmesiyle birlikte ağız-burun kan fıştıkrtmaya başlıyor...
Allahım bu da ne? Kucağımda bebeğim, heryerinden kanlar geliyor, nefes alamıyor...Biranda damar yolu açanlar, aspiratör çalıştıranlar, telefonla ambulans arayanlar, hastane arayanların sesleri yankılanıyor her yerde.
Dizlerimin bağı çözülüyor ve oğlumu tutamayacağımı anlıyorum.
"Alın kucağımdan, alınnnnn"
Alıyorlar, minik bebeğim müdahalanin acısı ve korkusuyla bir yandan ağlamaya çalışıyor, bir yandan da gözleriyle öyle bakıyor ki sürekli olarak uzaktaki bene...
"Ambulansı kimin için çağırıyorsunuz " diye soruyorum kendimin bile zor duyduğu bir sesle.
Size diyor gözüme çok tanıdık gelen doktor
Neden ki? diye soruyorum.
"Acil ameliyata alınması lazım, KBB uzmanı yok burada, uzman olan bir yere gidiyorsunuz" diyor.
"Nasıl yani?" Oğlumun durumu kötü mü?
Ambulans arıyorlar, ambulans merkezi o kadar gereksiz kimlik sorularıyla meşgul ediyor ki doktoru doktor oğluma müdahale edemiyor. Ben konuşurum ambulansla diyorum alıyorum telefonu.
Sordukları her soruya cevap veriyorum, daha sonra şaşıracağım bir sakinlikle.
Ama başka bir konu var? Koskoca İstanbulda KBB uzmanı olan hastane bulamıyoruz...
Bir yer var o da benim çalıştığım hastane ve orayı da ben istemiyorum.
"Amerikan" diyorum, orada kesin vardır.
"Karşıya yetişmez bu çocuk"............
............
Bittiğim tükendiğim an işte bu an....
Gecenin 2.30 u, yollar bomboş ve ambulansla karsıya yetişmeyecek bir çocugum varmış....
Hani Türk filmleri gibi olsa keşke diyorum, titreyen dizlerime yön versem de bıraksam kendimi ve arkamda biri tutsa da yığılıp kalsam...
Hiç böyle biri olmadı ki hayatımda, şimdi de olmaz, sakın bırakma kızım kendini. Koca gözlü oğlumun bakışlarını yakalıyorum gözümde, aspiratiör sondası giriyor ağzına burnuna.
Ha gayret kızım, ayakta durmalısın.
Ablamı arıyorum, ne yapacam ben şimdi diye.
O arada doktorun sesini duyuyrum, "ameliyatın yapan doktorun haberi var mı diye soruyor.
"yok" ki, aklıma bile gelmedi aramak diyemiyorum ve hemen arıyorum. Konuşamıyorum, doktora veriyorum telefonu.
Geliyorum ben demiş.
Bu kadar kötü tablonun içinde iyi bir haber geliyor, "ben geliyorum"
Tanıdık, güven verecek, yüzünü ikiğ kez de olsa gördüğüm birini tekrar görecek olmanın rahatlığı çöküyor üzerime.
Hastanedeki asistan da kendi uzmanını aramış, bir doktor aranmakla gelmek arasında 15 dakikada uçabilir herhalde ancak...Allahım ne kadar iyi şeyler de var sevinmem gereken diyorum.
Muayene ediyor küçük adamı, kanama o kadar çok ki ancak 5. de görebiliyor.
"Sen 5 sefer de kanamayı bile göremedin, oğlumu nasıl ameliyat edeceksin" diye çıkışıyorum.
Allahtan babacanmış, anlayışla karşılıyor, haklsıın diyor, herşey yolunda gidecek endişelenme (bu olay bir devlet hastanesinde gerçekleşiyor üstelik).
Lüçük adam kucağımda, gittikçe yığılıyor, şoka girdi-girecek.
Anestezi doktoruna saldırıyorum bu defa:
"Uzmanını aradın mı? geliyor mu? 9 kg çocuk uyuttun mu hiç"
O diğeri kadar anlayışl değil, ama kızmıyor da.
Hala bitmedi mi gereksiz soruların, çocuğum şoka giriyor , sen hala kağıt-kalemle uğraşıyorsun, 3. kez söyledim kullandıgı ilaçları" vs vs vs
Ameliyathane kapğısındayız, herşey hazır olunca alacağız çocugu, anesteziyi kısa tutmalıyız diyorlar...
Bebeğim kucağımda, yarı baygın ve artık bana cevap vermiyor, ara sıra zorla kısık sesle "duyuyoyum şeni anne" diyor.
Çok şükür diyorum
Dahasını suanda yazamıcam, sonra
Şuan herşey iyi, 4 gün sonunda evimizdeyiz..
19 Mart 2010
BİTTİ
Nasıldı, nasıl geçti, şuan nasıl küçük adam diye soran olursa eğer sormayın.
O günden güne daha iyi, ama ben bombokum.
Kendimi ifade edecek başka kelime yok.
Bu sisteme dair yazdığım herşeye ilave olarak söyleyecek o kadar sözüm var ki, boğuluyorum, nefes almakta zorlanıyorum.
Tıbbın adının insan sömürü bilimi olarak değiştirilmesini talep ediyorum.
Ne yazık ki...
Negatif bir insan değilimdir. 15 yıldır sağlık sektöründeyim. Şu son 4 yıla kadar insanların negatif eleştirilerine itiraz etmekle geçti ömrüm. Son 4 yılda ise kızdığım, eleştirdiğim o kişilerin söylediklerini yaşıyorum hep.
Bir sözüm var, ne yazık ki çok kullanıyorum bugünlerde. "Ömrümün 30 yılı büyük konuşmakla, son 3 yıl ise konuştuklarımı yalamakla geçti" diye.
Lanet olsun ki yine yalancı çıktım.
Allah sağlıkçıların yokluğunu göstermesin, ama mümkünse de ellerine düşürmesin diyerek bitiriyorum bu konuyu.
Ameliyat öncesi ve sonrası bize yol gösteren, sorularıma yanıt aradığım biri oldu bu arada. Bloıglarla tanıdığım alpellamın KBB uzmanı annesi...Ta uzaklardan bana yardımcı olan, ameliyatı yapan doktorla kıyaslanamayacak kadar doktorluk yapan, dostluk yapan biri o...Ameliyat günümüzde de blogunda Candaş'ı misafir etmiş, nasıl bir güzellik bu...
Alpella ve annesi, teşekkür ederim yazmak istiyorum ama bu kadar basit değil işte....
İyi ki varsınız, sizi tanımak harika...
**********************
Dün evimize geldik, inanılmaz ağrı krizleri yaşıyor küçük adam. Çığlık çığlığa ve ben naçar karşısında...Allahım annelik ne kadar zormuş...
Ağrıları kadar kötü birşey ise emzik yasağı.
Daha önceden bize hatırlatma yapılmadığı için 5 tane emzikle hastaneye gittik. Küçük adam sadece uyurken emz,ik emer, onun dışında aramazken rahatlasın diye ameliyata emzikle götürmüştüm. Bu yasağı ameliyat sonrası duymak kabus oldu bize. Küçük adamı uyanma odasında emzik çığlıklarıyla buldum. Saatlerce süren ve anestezi sonrası bile uyutmayan emzik krizi...2 gündür gece yarılarına kadar, nasıl bir ayrılık travması yaşadı miniğim, onu öyle görmek çok kötüydü. En azından öncesinde bana söylenseydi 1 hafta boyunca buna hazırlık yapardım, emziği çok arayan çocuk değildi çünkü.
Yeme meselesi bizim için diğer bir sorundu. Süt-muhallebi-ayran ve dondurma yemesi gerekirken bunlardan hiçbirini sevmeyen çocuk neyle beslenir? Dondurmanın sadece kornet kısmını sever ayrıca ve o kısmı zaten yasak...
Bugün dışarı çıktık, biraz yürüyüş yaptık. Teknoloji market manyağı adamımı evimizin yanındaki Vatan Bilgisayara götürdüm. Elinde kocaman kornettoyla vatandayız, diyor ki," anne hadi mouselara bakalım"
geziyoruz reyonlar arasında, "aaaa" çığlıklaıyla bakıyor her bir ürüne, mouse'a.
TV bölümünde çok büyük ekran LCD lere baktı baktı, kocaman gözlerini açtı ve dedi ki:
"Ne kaday komik biy vatan biygişayay bu böyle, daha önce hiç göymemiştim anne".
Gülme krizine girdim, işte benim küçük adamım bu dedim kendime. Bir anne çocuğuyla neden gurur duyarmış bir kez daha gördüm. Çocuk saflığı ve güzelliğine bir kez daha hayran kaldım.
Resim de yükleyecektim bugün ama negatifte sorun var, olmadı.
Hep güzel haberlerde görüşmek üzere...
**********************
Bizim için dua eden, araya, soran, yorum yazan, aklından geçiren herkese çokkk teşekkürler
Herkese sağlıklı günler
15 Mart 2010
Olsun da Bitsin İnşallah
Yarın sabah ameliyata gireceksin. Yaklaşık 6 aydır hiç bitmeyen ve aralıksız her cuma günü başlayıp pazartesiye kadar süren boğaz enfeksiyonların hepimizi çok bunalttı.
PFAPA sendromu mu değil mi derken 1 aydır kortizona cevap vermesiyle kesinleşti teşhisimiz.
Her atakta kortizon ve sorun ortadan kalkıyor. Çözüm bademcik ve geniz etinin alınması. HAstane arayışımız da sonuçlanınca geldi çattı ameliyat günü.
Cumartesi doktordaydık. Bize bir sürü sey anlattı tabii, çok minik olduğun için risklerin fazlalığından bahsetti. 3 yaşında olmana rağmen hala 9 kg.sın ve bu da herkesi tedirgin ediyor. Hele bir de ameliyat sonrası yememe inadın tutarsa herşey daha da zorlaşacak. Dondurma dükkanı istiyordun günlerdin. Bugün aldım sana ama göstermedim. Yarın ameliyat sonrası ta ta ta taaammmm yapacam sana. Umarım mutlu olursun görünce ve o koca gözlerini kocaman açıp "yaşasınnnn" diye bağırırsın.
Baban diyor ki dün bana "neden bu kadar kafana taktın bu ameliyatı? Çocuk 3 kg iken de ameliyat oldu ve çok daha tehlikeliydi herşey. O zaman bu kadar düşünmemiştin de şimdi niye endişelisin?"
Buna cevap çok basitti:
"Doğru düzgün karnımda bile taşıyamamışken ve ne olduğunu-anneliğimi bile anlamamışkendi onlar. Anne olduğumu bile hissedemiştim ki?"
Şimdi koskoca 3 yıldır koyun koyunayız küçük adamım. Her halin, her duruşun, her sözün, her osuruğun öyle güzel ki....
Annelik içgüdüseldir, çocuk doğurunca kendiliğinden gelir derler ya, hiç doğru değil.
Annelik karnında taşımak kadar bir canın can oluşuna tanık olmak, beraber gülmek beraber ağlamak, her bir gelişiminde duvarlara çizik atmakmış.
Küçük adamım, iyi ki beni anne seçtin kendine.
Güçlü ol ve bir çırpıda atlat bu ameliyatı da.
Küçük büyük adamım benim.
************************
Güzel meleğim...
Bu ameliyat sırasında o yaşadığımız günlere döndüm, ne zor ne acıymış herşey.
O zaman nasıl bir durumun içinde olduğunu da bilmiyordum ya o da ayrı konu. Ne zaman normale dönmeye başladı herşey, işte o zaman acılar başladı ben de.
Senin acın da böyle idi. Senin için gözyaşlarım küçük adamın ilk sosyal gülüşünde dökülmeye başlamıştı. Aylarca...aylarca sanki o an gitmişsen benden gibi deli danalar gibi ağladım, 1 yıl boyunca kapandığımız 2 kişilik evimizde.
Şimdi biliyorum ki sen küçük adamın koruyucu meleğisin, onun üstündeki elsin.
Sen kardeşine güç vereceksin meleğim, değil mi?
Seni çok seviyoruz meleğim. Bu konuda asla şüphen olmasın
13 Mart 2010
Unuttuk Sanma
Unutmak mümkün değil. Seninle geçen günler heranıyla zihnimizde ve sensizlik acısı heran bizimle. Sen de olsaydın nasıl olurdu herşey? neler oynardık? Neler giyerdin?
Girdiğimiz mağazalarda hala kız kıyafetlerine de bakışımız gizliden gizliye ondandır.
Hayallerimiz ve seninle yaşadıklarımız öyle taze ki...Hep bizimleydin sanki de sonra gittin yanımızdan gibi.
3 yıl oldu meleğim, 12 martta 3 yıl oldu tam.
Küçük adamın 3. yaş gününü kutlarken söyledğimiz "zaman ne çabuk geçiyor" sözüne inatmış gibi koskoca 3 yıl oldu sensiz geçen. Zaman ne kadar göreceli değil mi?
Sarı papatyam benim.
Koklayamaya kıyılamayacak kadar güzel, dokunmaya elimiz varmayacak kadar kırılgandın.
Kırlara döndün sonra.
Papatyalar için...
Öyle çok istedik ki, 4 kişilik ailemize sahip olmayı.
Olmadı meleğim, bu dünyada olmadı. Ama biz hep dört kişilik aileyiz, sen bizimlesin hep.
Geçenlerde dedi ki küçük adam durduk yerde:
"Anne, Beken gelsin yütfen, ben onunla oynamak istiyoyum....."
Ne denir ki bu durumda?
Bilemiyoruz, bir ömür de bilemeceğiz sanırım.
Küçük adam ameliyat olacak sarı papatyam, salı günü.
Biliyorum ki sen yine onun koruyucu meleği olarak yanında olacaksın, onu ayakta tutacaksın ve herşey çok güzel geçecek.
Sen küçük adamımızın sarı papatya tacısın meleğim, onu hep el üstünde tutan.
Seni çok seviyoruz ve düşünmediğimiz biran bile yok meleğim seni.
06 Mart 2010
İtinayla Tıp Dersi Verilir
Tıp dersi verebilecek seviyeye geldim artık.
Bugünkü ders konumuz PFAPA Sendromu.
Nedir PFAPA Sendromu?
Açıklayayım diyeceğim ama işte burada açıklanmışı var.
Yaklaşık 6 aydır küçük adam her cuma hastalanıyordu. En geç 2 haftada bir ama kesin cuma günü. Lenf lezleri şişiyor, bademcikleri şişiyor, ateşi çıkıyordu. Antibiyotik deposu haline geldi, kreşe bağlandı hastalıkları. Kreşten aldık ama cuma rituelimiz değişmedi yine de. FMF takibimizi yapan doktorumuz Prof. Dr. Özgür Kasapçopur yetişti yine imdadımıza. Son 2 aydır onunla konuşuyoruz bu durumu. Adını ilk kez duyduğumuz PFAPA Sendromundan bahsetti bize (daha önce Melek'in annesi bizim adımıza araştırmış ve bu sendromu ilk kez o söylemişti bana gerçi ama, ben ....ok eşeledikçe kokuyor diyerek dikkate almak istememiş, normal çocuk enfeksiyonları demiştim). Bu süreden beri takip edildi, ateşler sırasında kullandığımız kortizonla hem ateşim kesilmesi hem de lenf bezlerinin şişliğinin yarı yarıya inmesi teşhis konmasına neden oldu. KBB takibine de girdik, dün ateşi çıkan küçük adama önce KBB baktı, tonsilları da şiş olmasına rağmen enfeksiyon olmadığını düşündü. Daha önce yapılan boğaz kültürünün temiz çıkması da bu teşhisi kolaylaştırdı. Bugün kalktık taaa BAkırköy'deki Özgür Bey'e gittik. PFAPA dedi, geniz eti ve bademciklerin alınması sizi çok rahatlatacak. Candaş 6 aya kadar toparlanacak ve gelişimi de hızlanacak, siz bile şaşıracaksınız dedi. Çözüm göstermesine rağmen ameliyat fikri kulağıma hiç hoş gelmiyor. Anestezi alacak sonuçta. Son ameliyatı olan kasık fıtığında ben hemşire olmasaydım CAndaş çok kötü şeyler yaşayabilirdi. Boğazındaki sekresyonun tıkayıp nefes alamamasını hastane çalışanlarına anlatamamış, ben farketmiş ve kendi kendime çocuğa oksijen takıp doktoru cepten arayarak çağırmıştım. Hem de bir özel hastanede, hem de daha önce birlikta çalıştığım doktor olmasına rağmen...
Şimdi sorun şu: Bu ameliyatı nerede ve kim yapacak? Çalıştığım hastanede mi?
Yoksa her lenf şişmesine enfeksiyon teşhisiyle antibiyotik yüklemesi yapan evimin yanındaki hastanede mi?
Yoksa Bostancıda oturmamıza rağmen Bakırköy'de bulunan Dr. Özgür Bey'in çalıştığı hastenede, onun önerdiği kişi mi?
Anestezi almışken sünnetini de yaptırma düşüncemizden dolayı hem KBB hem de çocuk cerrahi birlikte çalışacak. Umarım kolay karar verir ve biran önce sağlaıkla ve sorunsuz olarak hallederiz bu sorunu.
Sonucu da küçük adam için çok güzel sonuçlar verir umarım.
Tabii bizim için de...
Bize bol şans ve karar verme gücü için dua edin lütfen...
28 Şubat 2010
Amerikan Hastanesi Yoğun Bakım Çalışanlarına
Küçük adamın 1. doğum gününü Amerikan Hastanesinde kutlamıştık. Ve ben oradaki tüm çalışanlara bir mektup yazmıştım. Aradan geçen 2 yıl sonra, biraz önce tesadüfen buldum o mektubu. Buraya da koymak istedim.
Herkese tekrar tekrar teşekkürler
******************
YENİDOĞAN YOĞUN BAKIM ÇALIŞANLARINA
Daha ikiz olduğunu öğrendiğimizde başladı yavrularımın acele tavırları. Hep bir telaş içindeydiler, bu heyecanlı kadını görmek istiyorlardı ve 25 hafta 5 günlükken, 570 ve 680 gram olarak geldiler.
"Hoşgeldiniz...ne iyi ettiniz de geldiniz..." diye karşılamak isterken Onlar'ı, "lütfen şimdi gelmeyin" yalvarışlarım nafileydi artık. Kollarıma alıp sarmak isterken, soğuk cam fanuslar yatakları oldu. Nur topu gibi iki salyangoz kabuğum olmuştu; mosmor, kıvrım kıvrım ve hareketsiz...
Ağlama sesinin hayal edildiği dünyanın tek anında, koşturan ayak sesleriydi duyduğum,bir bilinmezliğe atılan adımlardan çıkan...
Ne olduğunu algılamaya çalışırken saniyeleri sayar buldum kendimi, en riskli ilk günlerin çabuk geçmesini arzulayarak.
Tamam diyordu doktorumuz, en kötü günleri güzel atlattık, ama daha çok yolumuz ve riskimiz var.
Onlar'a güzel görünmek için makyajlar arasında yanlarına gittiğim 16. gün herşeyin asıl başlangıcıydı.Midelerine damla damla verilsin diye süt götürmek ve sevgimi söylemek için gitmiştim yanlarına, ama o soğuk koridorda sürekli koşturan, içeri-dışarı çıkan doktorlar, hemşireler karşılamıştı beni. Onlar'ı görmemi istemiyorlardı şuan. Ama neler olduğunu da söylemiyorlardı. Büyük bir bencillikle koşuşturma sebebinin benim bebeklerimden dolayı olmamasını temenni ediyordum... Ama içeride sadece Onlar vardı. İyi şeyler düşünmeye çalışıyordum yine de.
Ta ki bir hemşire bana su ve tabure getirene kadar...O su ve tabure beni dipsiz bir kuyuya atmıştı...Erimiştim, hani kabuslarımızda olur ya, düşersin; sınırsız, zamansız sürekli düşersin, ya da bişey ararsın, sürekli koşarsın koşarsın ama hep aynı yerdesindir, bulamazsın aradığını....Ya da bağırırsın sesini duyurmak istersin, çığlıklarla bağırırsın hem de, ama sesin hiç çıkmaz aslında... İşte öyle çığlık çığlığa bağırdım ben de.Su ve tabure birazdan duyacaklarıma karşı bana biraz güç vermek içindi. Yavrularımın beni bırakıp gittiklerini düşünürken alındım içeriye, ömrümün en arzulu ve en zor yoluydu.
Çok şükür fanuslarındaydılar minyatür yavrularım, oradaydılar ve beni bekliyorlardı...Çizgi filmlerden çıkıp gelen iki kahramandılar...Şapka niyetine kafalarına geçirilen kesik çorap uçlarıyla...Biraz önce "Ali'm bizi bir süreliğine terketmiş"...diyorlardı...Tüm hislerimi kaybetmiştim.Terketmenin ne olduğunu biri bana öğretsin istiyordum...Canlandırma yapılmış....Canlandırma....
Algılayamıyordum, benim minik Temel Reis'im ben soğuk koridorda kaybolurken beni bırakmış mıydı yani?İnanamıyordum...Daha da kötüsü doktorumuzun Ali'nin beyin kanaması geçirdiğini ve acilen büyük bir hastaneye götürülmesi gerektiğini söylemesiydi.
Yüzümüze kapanan büyük hastane kapıları sonrasında, 19 günlükken 582 gramlık bir minik adam olarak geldik buraya...
Ne iyi edip de gelmişiz...Bebeğime hoşgeldin diyerek karşıladınız O'nu. Daha ben bile diyememişken hem de..O'na her hareketiniz beni hayrete düşürecek şekilde şefkatliydi. İncitmekten korkarak dokunuyordunuz. Bana çalışma şeklinizi anlatıyordunuz, O'nu istediğimde görebileceğimi, gece yarısı bile arayabileceğimi söylüyordunuz. Çok normal şeylerdi sizin için ama benim için dünyalar kadar değerliydi bunlar. 19 gündür ilk kez birileri bana "anne" olduğumu hissettiriyordu ve bebeğim sizin için değerliydi. O sizin için "Bebek Kömür 1" veya "erkek olan" değildi, Ali Candaş diyordunuz O'na, dünyadaki varlığını tanıyordunuz...Bizi önemsiyordunuz.
Ali'min beyin kanaması geçirmediği müjdesini de verdiniz bana.
Oğlumun emin ellerde olduğunu hissederken duyduğum huzur, yer olmadığı için diğer hastanede kalan kızım için duyduğum yürek acısını kapatamamıştı.
Gönlümün yarısı eksikti.
Şuan ağır bir tablosu yoktu Ali'min, yolumuz uzun, risklerimiz fazlaydı. Tedavi sürecinin tereyağından kıl çeker gibi geçmesi gerekiyordu. Ama ne Ali tereyağı idi, ne de bu süreç kıl...
6 gün sonra yavrularım kavuşabildiler birbirlerine. Söz verdim Onlar'a, bir daha hiç ayırmayacaktım Onlar'ı.
Kızımın da gelmesiyle tamamlanan iç rahatlığım uzun sürmedi. 27 günlük kızım için bu savaş zor gelmeye başlamıştı artık, minik bedeni yorgunluk sinyalleri veriyordu.
Ama kızlar daha dirençlidir diyerek destek oluyordunuz bana. Öyleydi de...Benim minik Beken'im ağır tablosuna rağmen direniyordu. Güç veriyordu şefkatiniz O'na.
50. gününe gelene kadar da direndi hep.
Artık yavrularıma verdiğim sözü tutamıyordum; "sizi hiç ayırmayacağım birbirinizden" demiştim oysa...Olmuyordu. Gücüm yetmiyordu. Kimsenin de gücü yetmedi O'nu dünyada tutmaya.
Benden gizlemeye çalıştığınız gözyaşlarınızla uğurladık Beken'imizi.
Ali'me tutabileceğim sözler verecektim bundan sonra. O'na ağlayan gözlerle bakmayacaktım hiç, gülmeyi öğretecektim. Yüreğim ağlarken gülüyordum hep, Ali'nin kocaman gözlerine bakarken.En kötü olasılıklar anlatılırken hayal kurmam istenmiyordu. 35 gün entübe olarak geçtikten sonra hayatımın en güzel sesini duymuştum; Ali'nin ağlama sesi....
En güzel koku ise 40. gününde Ali'mi kucağıma verdiğinizde duyduğum koku...
Her yaşananda bir sonraki aşamaya geçip-geçemeyeceğimizin endişeleri başlıyordu. Extübe olmuştu, ama daha CPAP'tan çıkacak, nazal kanule geçecek, emmeye başlayacaktı.
Göz kontrolünün iyi geçmesi gerekiyordu.
OGT'den kurtulacak, vücut ısını koruyacak, beşiğe çıkacaktı vs vs...
Her aşamayı atlatmayı heyecanla bekliyorduk, bazen gülümseyerek, bazen de oğlumun apneleriyle birlikte hep beraber nefesimizi tutarak.
92 günlük hastane sürecinde PDA dışında büyük birşey yaşamadık. Çünkü burada herkes, diğer bebekler gibi Ali'yi de çok seviyordu. O muhtaç beden için gereken herşey sevgiyle yapılıyordu.
Sadece oğluma değil, bize de rehber oluyordunuz. Bizimle sevinip bizimle üzüldünüz. İyi gelişmelerinde hep beraber gözlediniz yolumuzu; sevincimizi, yüzümüzdeki şaşkınlığı seyretmek, ortak olmak için.
Bizimle ağladınız, acımızı yürekten hissederek.
O karanlık ve soğuk emzirme odası ağlama duvarı oldu hepimize. O odada hep birlikte attı kalplerimiz; doktor, hemşire, hasta bakıcı ya da aile değildik orada. Hepiniz Ali'ler için çırpınan, dua eden, ağlayan kişiler oldunuz. Öyle gözlerinizle de değil, yüreklerinizle ağladınız, ortak oldunuz çoğu zaman hissiz kalan hislerimize; çaresiz çırpınışlarımızda.
Kucağıma bir bebek verdiniz sonra, bu senin dediniz.
İnanamadım, kara kuru Kömür Bebek yerine obez (1700 gram) bir Ali Candaş Kömür verdiniz bana.
Evdeki her heyecan ve çaresizliğimde bir telefon mesafesindeydiniz bana. Elim, kolum oldunuz uzunca bir süre. Bir yere telefon açacağım zaman bile yanlışlıkla sizi arar olmuştum...
Zaman çabuk geçiyor diyenlere garip garip bakarken kocaman 1 yılı devirmişiz meğer...
Sizin suretiniz oğlumun yüzündeki her gülümsemede bizimle birlikte.
Benimse aklımda hep aynı soru var:
"Sizler olmasaydınız ben ne yapardım?
İyi ki varsınız ve iyi ki sizleri tanıdım"
Melek Kızımız Elif Beken & Hayatımızın Anlamı Küçük Büyük Adam adına,
Siz değerli insanlara
Sonsuz teşekkürlerimizle...
25 Şubat 2010
Küçük Adamla Hayat
Küçük adamın hayatı her geçen gün değişiyor ve genişliyor.
Yeni büyük kreşine alıştı. Bale ve folklor dersleri almaya başladı. İlk folklor dersine de tanık oldum. Öğretmeninin 1 kez gösterdiği Kafkas oyununu, diğer 13 arkadaşı (ki onlar zaten bu dersi alıyorlardı) yerinden kalkmak istemezken bizimki hoplaya zıplaya oynadı. Öyle tatlıydı ki...O gün ateşi çıkmıştı kreşte, ben yanına gitmiştim, ateşi düştüğü anda folklor dersi de başlamıştı. Üzerinde hala giymeye devam ettiği 12-18 ay bebek tulumu, yarı çıplak vaziyette dans etti deli gibi.
Bu arada anlatmam gereken başka bir konu da var. Candaş'ın kış başladığından beri, hatta temmuz ayındaki ilk bronşiolitinden beri hemen hemen her hafta geçirdiğimiz üst solunum yolu enfeksiyonlar ve tabii ki ateş.
Her cuma hastalanıyordu küçük adam. Kesintisiz... Son 2 aydır da boyundaki lenf bezleri varlığını hiç unutturmadan şişti durdu. Sürekli ilaç, sürekli doktor....En son FMF takibimizi yapan Dr. Özgür Kasapçopur'a gittik. Lenf bezlerinin şişmesiyle ilgili olarak düşündüğü şeyler vardı. Candaş'ı muayene ettiğinde bunların enfeksiyon olduğunu düşündüğünü söyledi. Ama bu kadar sık hasta olmasının iyi olmadığını, bunun için de koruyucu amaçlı olarak depo penisilin yapılmasını istediğini söyledi. 9,5 kg lık bir kemik torbasına iğne yaptırma fikri, hem de en acısından depo penisilin fikri hiç hoş gelmedi kulağımıza. Ama hastalıklarının azalacağı umudu ile dün yaptırdım ilk iğnesini. Allahtan korktuğum gibi olmadı, ağladı tabii ama bu penisilin öyle illet bir iğnedir ki, bazen iğneyi batır çıkar 4. 5. sefere bile sarkabilir yapabilmek. Çok tecrübeli birinin yapması gerekir. İçine bir de anestezik bir ilaçtan biraz ekledik mi acıyı mininuma indirirsiniz. Kendim yapmayı bile düşündüm bu iğneyi...Neyse ki şansımız yolunda gitti de iğneyi yapacak abi, çalıştığım hastanenin genel personel tutumundan farklı şekilde oldukça anlayışlıydı ve tek seferde yaptı "bacak aşısını".
Umarım bundan sonra hastalıklar azalır, zira 3 haftada bir penisilin acısını çektiğine değer...
Küçük adam artık tam bir birey oldu. Kendini ifade eden, oldukça kompleks cümlşeler kurup cin giğbi herşeyi anlıyor. BAna saçımı başımı yoldurtan yeme sorunu ise çok şükür oldukça halloldu. Ama buna rağmen kilo alamıyor, boyu uzamıyor. HAtta 4 ay önce 10 kg görmüşken şimdilerde 9,5 kg yine. Boyu da uzamıyor. Mayıs ayını bekliyoruz şimdi, büyüme hormon tedavisinin başlayıp-başlamayacağı belli olacak.
Bu arada benim en büyük sıkıntım olan tezim bitti, pazartesi günü okula teslim ettim, jüriyi bekliyorum şimdi. Tabii bir de sunum hazırlamam lazım. Umarım jüriden de geçerim de bu sıkıntı da çekilir oğlumla aramızdan. Hem O'nun hem de benim psikolojim epey bozuldu. He okul bitince ne olacak? Hiçbişey tabii ki...Yükseklisans mezunu seri fotokopici olurum belki, Burhan Abi gibi duvarlara doldururum belki de. Yok yok kolye yaptırıp boynuma asarım en iyisi :))
Tezim için geçen cumartesi okula gitmem gerekiyordu. Küçük adam da evde ateşler içindeydi. Malum TAksim uzak, ne yapsak dersek hava da güzel diye kalktık maaile gittik "beş yakamyı okuya"... Küçük adamın pek keyfi olmasa da Taksimin kalabalığı epey şaşırttı O'nu. Dönüşte de arabalı vapura bindik. Gemileri çok seviyor. Çalışanlardan biri aldı bizimkini kaptan köşküne götürdü. Babasıyla gittiler, dümeni bile çevirmiş benim oğlum.

Yazını başlığı ilkler ama başka konulara girdim. Küçük adam son 2 haftadır inanılmaz agresif ve saldırgan olmuştu. Onu istiyorum diyip verdiğinde hayır istemiyorum, aldığında istiyordum, sonra yerlere atmalar herşeyi sonra kendini yerlere atmalar.... sadece çok kısa bir anlatım bu aslında. Delirmiş gibi öfke krizleri yaşadı. hem de neredeyse hergün. Hastalıklarına bağladık genellikle ya da kreş değişimiyle ilgili davranış değişikliğine. Ana sorun şu ki, bu davranışları sadece bana karşı yapıyor. Derdi benimle yani. Allah nazardan sakınsın da 2 gündür iyi. Bugun ben hastalandım, boğazım mayın tarlası gibi lenf bezi şişlikleriyle dolu, ciğerlerim takır takır....hele bir başağrısı ve halsizlik....Bu akşam maaile işten gelince dedim ki "oğlum ben çok hastayım, seninle oyun oynayacak gücüm yok. Biraz uyumama izin verirsen uyandığımda seninle çok güzel oyunlar oynarız".
Tamam dedi küçük adam.
Babasını hiç üzmemiş, sonra geldi yanıma "hadi uyan aytık anne" dedi. Uyandım dedim, dedi ki bana
"Biyaz iyileştin mi anne?"
Hani seni verene kurban olurum dedirtiyor ...Beni anladı oğlum, ne güzel.
Sonra çok güzel oyun oynadık beraber, "homuy" oynadık tabii ki. "pitza" yapıyormuş beyefendi.
Hayal gücüne hayranım, nereden neler üretiyor benim aklıma asla gelmeyecekler şeyler.
Şimdi yazının başlığına dönüyorum, oğlum bugün tiyatroya gitti ilk defa. İçim buruldu önce, çünkü ilk seferinde beraber gitmek isterdim. Ama kreşe kısmetmiş. Büyük bir merakla bekledim geri dönüşlerini. Bizimki çok keyifliymiş, çok eğlenmiş. Elini akldırarak sorulara cevap bile vermiş. Bundan sonra oğlumu bu tür aktivitelere götürmek zamanı gelmiş demek ki...
Başka bir ilk ise sevgililer günü kartı...Okulda bizim için hazırlamışlar... Sevgilim benim...
İşyerime gelmeye bayılıyor. Azgınlık yapmadan oradan oraya koşturuyor. Hayranları da çok olunca, her odada bir aktivite alternatifi var.
Son zamanlarda yaptığım gezmelerden de bahsedeyim. 31 Ocakta Ömer Akın'ın doğum gününü kutladık, 14 Şubatta da Melek Busenin doğum gününü. İkisi de harikaydı, neşeli bıcır bıcır koşturduklarını görmek hayal gibiydi daha düne kadar. Melek Busenin doğum gününde sürekli uyudu gerçi. Oynayamadı arkadaşlarıyla.

Tara geldi bize bir hafta sonu. Birlikte oyunlar oynadılar. Bir parmak boyası yaptılar...ki evlere şenlik :)) Şöyle 1 yıl filan parmak boyası görmek istemiyorum modundayım yani.

Park sezonu da başladı artık sanırım. Güneşi her gördüğünde "anne bak güneş geydi. Demektiy ki.... payk zamanı"
Hala kaydıraktan kayamıyor. Nedenini anlayamıyorum ama korkuyor işte. Üstüne gitmemek tek çözüm sanırım. İstemezse kaymasın artık...
Parkta abile karate yapıyorlardı, o da gitti aralarına katılmak istedi."Vuy bana hadi vuy bana" diyip atıyor kendini yerlere. Akşam evde babasıyla da oynadı. "Vuy bana hadi ba-baaa"
Candaş'ı mesteden yaş grubu 8-11 yaş arası grup...Bayılıyor bunlarla oynamaya, dün bir akrabamızdaydık. 9 yaşındaki kızlarıyla tam 4 saat soluksuz oyun oynadı. Aslında oyun yarattı hep, Bahar Ablasına da uygulattı. Bahar yorgunluktan bitmişken küçük adamın enerjisi sonsuzdu. Eve dönmek bile istemedi. "Bahay Abyam da geysin"...
Artık sorulan sorulara net ve mantıklı cevaplar veriyor:
Özgür Bey, soruyor adın ne "Ayi Candaş", soyadın "Kömüy", Kaç yaşındasın "3",
Hangi takımı tutuyorsun "Cim Bom Bommmm" (el de havada sallanıyor tabii). Anasının oğlu tabii.
"Ben sana benziyoyum di mi anne?" diyor. İkimiz de sayıyız çünkü".

